“BEDELİ ÇANAKKALE’DE”

Posted Nisan 29, 2007 by enderado
Categories: Uncategorized

Askerlik vazifesi yaparken vatan uğrunda şehadet mertebesine ermek veya gazi olmak her Türk için tabii bir şeydir. Ancak bu 45 şehit ve 150 gazinin durumu başkadır. Zira bunların istisnasız hepsi( 1909 ve 1914 Askeri Mükellefiyet Kanunu gereğince) askerlik vazifesinden ya muaf ya da maksureli( tecilli) tutulmuş gençlerdir. Bu iki kanun sultani mektepleri talebe ve mezunları askerlik vazifesinden “ maksureli” ettiği gibi , Balkan Harbi sırasında mer’i olan 1909 kanunu da üstelik bütün İstanbul halkını askerlik vazifesinden azade kılmaktadır. bu şehit ve gazilerin hepsi 17-22 yaşındayken ve bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısmında, bir kısmıysa mezun ve İstanbul Darülfünunu veya Avrupa üniversitelerinde tahsildeyken, birbirleriyle yarış edercesine askerlik şubelerine koşmuşlar ve gönüllü olarak askere yazılmışlardı. Hatta içlerinden Irak Cephesi’nde şehit düşen 646 Celal İbrahim seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve “ 1 Numaralı Gönüllü” yazılmak şerefini elde emiştir.
Galatasaraylıların bu şüheda menkıbeleri arasında dünyada eşi bulunamayan bir tanesini ( Mehmet Muzaffer’in Destanını ) Gazeteci Ziyad Ebuzziya şöyle dile getiriyor:

****
Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer “zabit namzedi” olarak Çanakkale’de idi. ( Mart 1916) müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’ de uğradıkları mağlubiyetlerden ve verdikleri yüzellibin zayiattan sonra Boğaz ’ı aşamayacaklarını anlamışlar , 1915’in son haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi.
Galatasaray Lisesi öğrencisi iken gönüllü Çanakkale cephesine giden zabit (subay) adayı Mehmet Muzaffer Bey’in alayının otomobillerine lastik satın almak için bir gecede (1916 yılı baharı) yaptığı sahte 100 liranın ön yüzü. Paranın altında “bedeli Çanakkale’de altın olarak ödenecektir” yazılıdır. Teğmenliğe yükselen bu vatanseverimiz, 1917 yılında Gazze’de şehit düşmüştür.
Muzaffer Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman İmroz ve Bozcaada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da 1915 Nisan ’ın da Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalarla kıyasla bu bombardımanlar “ hiç mesabesindeydi.” Çanakkale’de ki birliklerin büyük bir kısmı Kafkas, Irak, ve Filistin cephelerine sevk edeceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarına ikmal emri aldılar. Muzaffer birliğinin alay karargahında görevliydi. Alay ’ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübayalar için arttırma yapmak ilanlarda bulunmak ne adetti, ne de bunları kaybedilecek vakit vardı. Her şey “itimat” ile yürürdü. Muzaffer açıkgözlü ve becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargah, gerekli malzemenin temin ve mübayaasına onu memur etti. İcabeden paranın kendisine itası içinde Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.
O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Muzaffer aradı,uğraştı,nihayet Karaköy’ de bir Yahudi de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti , ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı. Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı b,r kaymakam Yarbay ’ın huzurundadır. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırol da duran ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan ,”Ne alınacak” dedi. “ Oto kamyon lastiği” cevabını verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı :
“ bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git ,insanı günaha sokma para mara yok!…
Muzaffer selamı çaktı dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin ( bugünkü hukuk fakültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere Alay ’ın ihtiyacı vardı. Elindeki( Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemelerde mutlaka lazımdı. Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi ,bir çaresini bulmak lazımdı…

Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydanı’na vardı birden durdu. Kendi kendine gülmüştü aradığı çareyi bulmuştu.

Doğru tüccar Yahudi’ nin yanına gitti:

“ Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek,ezandan sonra gelip malları alamam . gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim malları mutlaka hazır edin…”

Tüccar “peki” dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti.

“Altın para vermiyorlar kağıt para verecekler”

yahudi yine “peki” dedi. Ertesi sabah Muzaffer Merkez Kumandanlığından sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar malları hazırlamıştı. Hava gazı fenerinin yarım yamalık aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime ( yüz liralık kağıt para) verdi. Araba dörtnal Sirkeci ’ye yollandı. Malzeme şat’a oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.

Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar zira elindeki para sahte idi.

Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıtın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arsında bir de şu ibare bulunuyordu: “ Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.”Muzaffer yaptığı taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı:

“ Bedeli Çanakkale ‘de altın olarak tesviye olunacaktır.”

Onun burada altın dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi.

Sahte paraya gelince…

Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi ’nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu. (alıntı)

AV VE AVCI(2)

Posted Nisan 25, 2007 by enderado
Categories: Deneme

İnsanlarda tıpkı mevcut diğer canlılar gibi hayatta kalabilmek için türlü davranış ve uğraşılar içinde bulunurlar.Bu bilinçli bir eylemler topluluğu olabildiği gibi tamamıyle bilinçsiz bir şekilde gerçekleşebilir ama izlenen yol hep aynıdır maksimum kazanç, maksimum avantajla elde edilir.

Kısa bir yolculuk yapıp en başa gidip insanın neler yaptığına bakarsak…

-İnsanoğlu hayatta kalma mücadelesinde av ve avcı konumlarında bulunmuş bir canlı olmakla beraber geliştirdiği o eşsiz beyniyle bir süre sonra doğaya egemen olmuş ve onu amaçları doğrultusunda kullanmaya başlamıştır.Belli bir süreden sonra deyim yerindeyse diğer hayvan türleriyle mücadelesinde sürekli kazanaraktan bir üst lige çıkmıştır.

-Sürekli gelişen beyni beraberinde artan ihtiyaclarını öne çıkarmış, bunların temininde kendisine gerekli olan avantajlı konumun ele geçirilmesi için önünde engel olan herşeye grublar halinde saldırmaktan çekinmemiştir.

-Tarihi süreçlerde ilkel üretim metotlarından git gide daha etkili ve gelişmiş üretim metotlarına geçiş yapmış bu sayede temsil ettiği grubun avantajlarını kollamış ve diğer karşı grublara potansiyel birer av şeklinde yaklaşmıştır.

-İnsanoğlu tüm bu aşamalarda geçirdiği tecrübelerinden yararlanmış ve bunu mensub olduğu grubun avantajlı konumunu sürdürebilmesi için türlü yönetim aygıtlarını kullanma  birikimiyle  sistemleştirme yoluna gitmiştir.

Anlattıklarımızın istisnası insan toplulukları bulunsada bunlar belirleyici olmamış,aksine belirlenen olma sonucundan kurtulamamıştır.

Avcılar kazandıkça gelişmişler ve var olmuşlar ,avlar kaybettikçe ya küçülmüşler yada tarih sahnesinden çekilmek zorunda bırakılmışlardır.

****** ****** ******
(Şimdilik bunları yazabildim , eksik ve yanlışlarım içim hoşgörünüze sığınıyorum 3′cü bölümde buluşma dileğiyle hepinize barış dolu sağlıklı günler diliyorum.

Ender

AV VE AVCI (1)

Posted Nisan 22, 2007 by enderado
Categories: Deneme

cheetahgazelle.jpgNe zamandır paylaşmak istediğim kendime ait bir teorim var ama eksik ve hatalı yönleri ni sınayamadığım için tam anlamıyla sonuçlandıramadım buna karşın kurgulamasından oldukça zevk aldım.

Doğada bulunan dengede” besin zincirinin x halkası” denen sözü bilirsiniz sanırım.Her canlı bir şekilde hayatta kalma mücadelesini verirken mevcut donanımlarını türlü şekilde kullanır ve hayatta kalmak için didinir durur,bu da yetmez neslin devamını sağlamak için üreme içgüdüsünün gereklerini yerine getirir ve çoğalır.

Besin zincirinin üstünde yer alan yırtıcıları ele alırsak kuvvetli bir gözlemle bazı önemli sonuçlara ulaşabiliriz . Örneğimizde avcı hayvanların incelenmesi ve yorumlanması , nispeten daha az tanıdığımız birtakım ilkel deniz canlılarına ve böcek türlerine bilerek tercih edilmiştir(isteyen o konuda da birtakım bulgularla bir sonuç çıkarabilir.)Av ve avcı arasındaki bitmek tükenmek bilmeyen mücadele bir donanım savaşıdır aslında, yeteneğiniz yaşam savaşında yerinizi belirler.

İşte bu yaşam savaşında hayatta kalabilmek için avantajlı bir konumda olabilmek gerekirki o canlı hayatta kalabilsin ve neslini devam ettirebilsin.Avantajlı olabilmek ona avını yakalayabilmeyi sağlar bu şekilde her nesilde bunu mükemmeleştirir ve sonraki nesle aktarır.Evrim dediğimiz olayda budur aslında avantaj için değişikliğe uğrama süreci yani..Burda asıl önemli olan soru “ne maksatla ?”olursa cevap o canlının besini i le doğrudan alakalıdır bir başka anlatımla besininiz hızlıysa sizin de hızlı olmanız gerekir.Besininiz yahut avınız güçlüyse hız dan çok güce ihtiyacınız vardır o yönde gelişmeniz avantajınızadır (çitalar hızlı gazelle adı verilen ceylanları yakalayabilmek için sürata uygun bir omurga yapısına ve kalp özelliklerine sahipken aslanlar daha büyük ve güçlü otoburları daha çok kas gücü ve takım çalışmasıyla yakalarlar.) Avcının yapısını av belirler ki bizim teorimizin asıl önemli noktası da budur.

Acaba bu teoriyi beşeriyet(insanlık)boyutuna uygularsak yararlı birtakım ip uçları elde edebilirmiyiz? istek gelmesi halinde bunu konunun devamı şeklinde sürdürebilirim.

saygılar…

Kurbağa Teorisi

Posted Nisan 21, 2007 by enderado
Categories: Hayat

image0011.gifBir kurbağayı kaynar suyun içine atarsanız kendini hemen dışarı atar. Ancak, aynı kurbağayı ılık suyun içine koyarsanız ve korkutmazsanız önce kımıldamadan duracaktır. Suyu alttan yavaş yavaş ısıtırsanız sıcaklık yükselirken kurbağa hiçbirşey yapmaz tersine keyif de alır. Yükselen sıcaklıkta gittikçe daha da çok sersemleyecektir, ta ki toptan dışarı çıkacak hali kalmayıncaya kadar. Kaçmak için hiçbir engel kalmadığı halde dışarı kaçmaz, haşlanıp pişer. Çünkü kurbağanın sinir sistemi ani değişikliklere programlanmıştır, yavaş, tedrici değişmelere değil.

Aslında değişime hızla olumlu yanıt verememenin nedeni, “bu gün hem örgütlerin, hem de toplumların hayatta kalmasına yönelen birincil tehditlerden ve ani olaylardan olaylardan değil, yavaş ve tedrici (kademeli) süreçlerden” oluşmasıdır. Tedrici değişimleri görmeyi öğrenemeyenler, kurbağanın kaderinden kaçınamazlar.   (alıntı)

Atatürk,ün Bursa nutku

Posted Nisan 19, 2007 by enderado
Categories: Tarih

Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!

Mustafa Kemal Atatürk
Bursa, 5 Şubat 1933

Edebiyatın on şaheser romanı üzerine yazılmış, Morley Colloghan’ ın bir yazısı:

Posted Nisan 18, 2007 by enderado
Categories: Roman

don-kisot.jpgOn Şaheser Roman

Read the rest of this post »

Tevfik Fikret ‘in müdürlük yaptığı yıllarda okuldaki bir olay…

Posted Nisan 16, 2007 by enderado
Categories: Anı, Okul

tevfikfikret1.jpg_ Koridor duvarına bir genç imzasını atmıştı.Fikret bunu gördü.Çocuk suratına çakacak tokadı bekliyordu. Ama o, suçluya değil, duvara yürüdü ve cebinden cıkardığı küçük lastikle imzayı sildi. O kadar…

E , ne mi olmuş sonra ?

Sonra , müdür odasının kapısı vurulmuş ve yaramaz öğrenci ağlaya ağlaya Fikret’in ellerine kapamış!

Yine buna benzer bir olay :

Mektebin sayılı azılılarından biri yemekhanede sürahiyi kırar.Mubassırla hırlaşırlar.İş büyür, ikisi birden müdürün karşısına çıkarlar . Fikret sorar :

_ Siz mi kırdınız sürahiyi ?

_ Hayır efendim, ben kırmadım…

Bu dört kelimelik yeminsiz ,sahitsiz cevap onun için yeter.Mubassıra döner:

_ Bir talebe yalan söylemez , der ,yanlış görmüşsünüz …

Ama,daha odadan çıkmadan o dik başlı , o haşarı genç ,sesi hıçkırıklarla geri döner:

_ Affedin efendim , suçum birken iki oldu : Hem kırdım , hem yalan söyledim!

(Seyit Kemal Karaalioğlu/sözlü yazılı konuşma ve yazma sanatı)